|
|
Sansür!
Sansür! L.Doğan Tılıç | 31/10/07 | |
"12 Eylül'den sonra Özal Başbakan oldu. Ben de Başbakanlık Müsteşarı. Daha ilk günüm. Önemli bir gazetenin genel yayın yönetmeni aradı: 'Biz her gün Genelkurmay'ı arar o gün atacağımız manşeti sorardık. Bugün yine arayınca, (artık hükümet kuruldu, biz karışmıyoruz) dediler. Siz ne dersiniz?"Can Dündar'ın NTV'deki "Neden" programında Hasan Celal Güzel'in ağzından döküldü bu ibret verici cümleler. İsim vermedi Güzel, büyük gazetelerden biri demekle yetindi. İşte, büyük gazeteciliğimizin ruhuna sinmiş durum: Manşeti Genelkurmay'a, olmadı Başbakanlık Müsteşarı'na sormak!Bu durumda, hükümetin sansür çabalarını falan anlamak da mümkün değil, amaç gerçekten devletin yüce menfaatleriyse. 0 konuda kraldan çok kralcıyızdır biz. Sınır ötesi operasyon mu konuşuluyor, askerlerden önce geçeriz sınırın ötesine. Milli birlik havası mı estirmek gerekiyor, fırtına ekeriz sokaklara, ne biçeceğimizi hiç hesap etmeden.Şehitler için üzülmelerimiz yetmez; yas tutan ana babaların ağzının içine, matem evlerinin en mahrem köşelerine sokarız kameralarımızı. Şehitler için yas tutarız da; "kayıp" mı, "esir" mi, "rehin" mi olduklarına bir türlü karar veremediğimiz 8 askeri sorgulamayız pek. Şehitler geri getirilemez, anılarımızda yaşatalım, geride bıraktıklarına sahip çıkalım... Çıkalım da, geri getirilebilecek o sekiz asker için hiç mi bir şey yapmayalım? Sokaklara dökülürken neden onların fotoğraflarını da taşımayalım, geri gelsinler diye?0 çocukların babaları Meclis Başkanı'na, insan hakları örgütlerine, DTP'ye koşturup dururken çaresizlik içinde, ve büyük gazetecilerin "Kurtarıldılar, Diyarbakır'da sorgulanıyorlar" balonlarıyla boş umutlarda boğulup yetkililerden haber beklerken, biz o haberlerin peşini kovalayamayız. Esir alındıklarını kabul edip, karizmayı çizdirmektense, yok sayarız onları, olur biter.Sokaklar öfke doludur. Haklı da bulabilirsiniz. Ama öfke, aklı esir alır hep. Gazeteciye düşen o öfkeyi körüklemek, öç alınacak hedefler göstermek değildir. Barış dilini öne çıkarmak tam da böyle çatışma dönemlerinde gereklidir. Balzac gazetelere "insanlara düşüncelerinin gölgelerini satan dükkânlar" elemiştir ama, bu öfke selinde düşüncelerin aslından kat be kat büyük gölgelerini sayfalara taşımanın kimseye yararı yoktur."En azından, o megalo ideanın fiyatının, onların ödeyemeyeceği kadar ağır olduğunu kafalarına çakmalıyız. Demeliyiz ki; Üç beş F-16, otuz kırk sorti; neticesi yirmi yıl geriye gitmiş bir Kuzey Irak'tır", "O yüzden diyorum ki, daha o gece üç beş Türk F-16'sı, Erbil semalarında ses duvarını aşmalıydı. Bir-iki bin pencere camı tuzla buz olmalıydı" diyen yazılarınız alkış alır. Düşüncelerin abartılı gölgeleri vardır o yazılarda. Bölgeye ilişkin net bir politikanız yoksa, tuzla buz olan pencere camlarının camcılardan başka kime faydası olur ki, diye soran olmaz.Kimse, o satırların yazarına, geçmişte söylediklerini anımsatacak halde de değildir: "Uluslararası tansiyonu yükseltecek haber, yorum ve röportajlardan kaçınılmalıdır. Komşu ülkeler hakkında asılsız haberlere itibar edilmemeli, olanaklıysa bu ülkelerin ulusal kaynaklarına da başvurulmalıdır. Bölgemizin içinde bulunduğu hassas durum göz önünde bulundurularak, tansiyonun yükselmesine yol açabilecek asılsız haber ve yorumlardan kaçınılmalıdır..." Hani, akademisyenken edilen bu laflar anımsa-tılsa da şimdi, bir kulp bulunur nasılsa.Ankara'daki 3 Kasım mitinginde bir sağduyu sesi yükseltilebileceğine işaret eden "Ça-re-siz-si-niz" yazıma bir şiirle karşılık vermiş Çağlar Çetinkaya. Herkesin kendisini haklı ilan ettiği memleketin "haksızlar"ını tanımlarken "Onlar mehmeti de mehemmedi de bir tutup ölümlere isyan edenler. / Onlar ırk, din, dil ayrımı gözetmeksizin canları bir bütün sayanlar / ... / Onlar sokakta bir arada yaşamı savundukları için saldırıya uğrayanlar." diyor ve soruyor: "ÇARESİZSENİZ ÇARE SİZSİNİZ. / BİR ORMANA BENZEMEK İSTEMEZ MİSİNİZ?"Gerçekten, bir ormana benzemedikçe biz, öyle sansüre falan da gerek yok hiç! -12 Eylül sonrası siyasete bambaşka bir renk ve kalite katan Erdal İnönü de yok artık. Toprağı bol olsun. |
|